|
GÜNDEM YAZILARI
30.10.2009
“BÜTÇE HAKKI” ve 2010 YILI BÜTÇE KANUN TASARISI HAZIRLIĞI
Birer “Toplum Sözleşmesi” olan anayasalar siyasal iktidarın yapısını, işleyişini, siyasal kurumların statülerini, görev ve yetkilerini belirleyen kurallar bütünü olmak yanında; kişilerin (vatandaşların) hak ve özgürlüklerini belirleyen ve bunların hukuksal güvencelerini oluşturan kuralları da içeren metinlerdir. Anayasalar kişilerin hak ve özgürlüklerini özellikle “Devlet”e karşı güvence altına alır. Çünkü temel hak ve özgürlüklere müdahale edebilecek, onları sınırlandırabilecek en büyük güç aynı zamanda bu hak ve özgürlükleri korumak durumunda olan Devlet’tir. Bu nedenle anayasalarda bir yandan devletin kuruluşuna ilişkin düzenlemeler yapılırken diğer yandan Devlete, özellikle de kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsendiği demokratik ülkelerde yasama ve yürütme organlarının gücüne karşı bireyin hak ve özgürlüklerini koruyucu düzenlemeler yer alır. Bu çerçevede Devletin gücü anayasalarda sınırlanır. Kişilerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınabilmesi için yasama ve yürütme organlarının yetkilerinin sınırlanması ihtiyacı sadece temel hak ve özgürlükler alanında kendini göstermez. Devletin yapacağı harcamalara ilişkin düzenlemeler ile bu harcamaların yapılabilmesi için halka getirilecek yükümlülüklere / vergilere ilişkin çeşitli kurallar da toplum sözleşmesi olan anayasalarda yer alır. Bu kurallar yasama ve yürütme organlarını sınırlayıcı niteliktedir. Öte yandan Devletin yapacağı harcamaların büyüklüğü ve kapsamı ile bu harcamaların yapılabilmesi için halka getirilecek yükümlülüklere / vergilere halk / millet adına onun seçilmiş temsilcileri karar verir. Buna “Bütçe Hakkı” diyoruz. Yani harcamalara ve onun finansmanını oluşturan vergilere gerçekte halkın / milletin kendisi karar vermektedir. Millet bu kararı temsilcileri vasıtasıyla almaktadır. “Bütçe Hakkı” ilk ifadesini Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde bulur. Bildirgenin 14’üncü maddesine göre “Bütün yurttaşlar, zorunlu vergileri ya kendileri ya da temsilcileri aracılığıyla gözlemek ve saptamak; bu vergilere özgür iradeleriyle rıza göstermek, nasıl kullanıldıklarını izlemek; miktarını toplanış tarzını ve sürelerini saptamak hakkına sahiptir.” “Bütçe Hakkı” egemenliğin millete ait olması ilkesinin doğal bir yansımasıdır. Egemenliğin, bu çerçevede bütçe hakkının asıl sahibi olan millet anayasada yasama ve yürütme organlarına vergilerle ilgili çeşitli sınırlamalar getirirken, bütçelere ilişkin çeşitli sınırlayıcı düzenlemeler de yapmaktadır. Türkiye’nin anayasa geleneği de bu şekildedir. 1961 ve 1982 Anayasaları bütçe hakkıyla ilişkili olarak vergi ve bütçe konularında birbirine paralel diyebileceğimiz hükümler taşımaktadır. Yürürlükteki 1982 Anayasasının 73’üncü maddesi “vergi” ile ilgili çeşitli sınırlayıcı düzenlemeler yaparken 161-164’üncü maddeleri “bütçe” ilgili düzenlemeler yapmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Anayasa’da bütçe ile ilgili temel hükümlerin yer almasının nedeni “bütçe hakkı” kavramıdır. Bütçe; gelirlerin toplanması ve harcamaların yapılması konusunda hükümete yetki veren bir kanundur. Bu yetki halk adına onun temsilcileri yani yasama organı tarafından hükümete verilir. Bu nedenle bütçeye ilişkin temel düzenlemelerin bir Toplum Sözleşmesi olan Anayasa’da yer alması şaşırtıcı değildir. 1982 Anayasası’nın 161’inci maddesinde yer alan “mali yıl başlangıcı ile merkezi yönetim bütçesinin hazırlanması, uygulanması ve kontrolü kanunla düzenlenir” hükmü söz konusu bütçe hakkının uzantısıdır. Anayasa hükmü çerçevesinde TBMM 10.12.2003 tarihinde 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununu kabul etmiştir. Eksikliklerine karşın kamu mali yönetiminde önemli bir adım sayılması gereken bu Kanun o dönemin iki partili (AKP - CHP) parlamentosunda CHP’nin de desteğiyle yasalaşmıştır. 5018 sayılı Kanun Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısının hazırlanması konusunda özel bir süreç ve takvim öngörmüştür. Bütçe hakkı çerçevesinde çıkarılmış ve kamu mali yönetiminin çerçevesini düzenleyen bir yasa ile düzenlenmiş olan sürecin ve takvimin hükümetler tarafından esnetilmesi, takvime uyulmaması bütçe hakkına saygı göstermemek anlamına gelir. 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu hükümlerine göre merkezi yönetim bütçesinin hazırlanma süreci Bakanlar Kurulunun her yıl Mayıs ayı sonuna kadar toplanarak makro ekonomik göstergeleri kapsayan “Orta Vadeli Programı (OVP)” kabul etmesiyle başlar. OVP ile uyumlu olmak üzere gelecek üç yıla ilişkin gider ve gelir tahminleri ile birlikte hedef açık, borçlanma durumu ile kamu idarelerinin ödenek teklif tavanlarını içeren “Orta Vadeli Mali Plan (OVMP)”ın da Haziran ayının onbeşine kadar Yüksek Planlama Kurulu (YPK) tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. Ancak AKP hükümetleri kendi dönemlerinde çıkarılan Kanunun ilgili hükümlerine bugüne kadar uymamıştır. OVP ve OVMP Tablo’dan da görüleceği üzere 2006’dan bu yana gecikmeli olarak açıklanmaktadır. Ancak bu yılki gecikme olağanüstü ölçüdedir. Mayıs ayı sonuna kadar Resmi Gazetede yayımlanması gereken OVP 16 Eylül’de, Haziran ayının onbeşine kadar yayımlanması gereken OVMP ise 18 Eylül’de yayımlanmıştır.
Ayrıca OVP ve OVMP’nin yayınlanmasını takiben her yıl Haziran ayında, gecikmeli yıllarda bile en geç Temmuz ayı başlarında yapılan “Bütçe Çağrısı” 2010 – 2012 dönemi bütçesi için OVMP’nin Resmi Gazete’de yayımlandığı günde yani 18 Eylül 2009 tarihinde yapılmıştır. Öte yandan Bütçe Tasarısı Anayasa gereği 17 Ekim 2009 tarihinde TBMM’ye sunulmuştur. Buna göre 2010 yılı Bütçe Tasarısı bir ayda hazırlanmış olmaktadır. Gerek OVP gerekse OVMP sadece bütçe hazırlayacak kurumlar açısından değil bütün sosyal kesimler ve ekonomideki bütün oyuncular açısından önemlidir. Bu nedenle yasanın öngördüğü takvime hükümet tarafından uyulmaması, takvimin esnetilmesi yasaya aykırılık yanında ekonominin geleceği açısından da büyük belirsizlik yaratmaktadır. Bu kabul edilemez bir durumdur. Öte yandan takvime uyulmaması hükümetin “bütçe hakkı” kavramını dikkate almadığını gösterirken bütçeyi de Anayasal açıdan tartışmalı hale getirmektedir.
28.10.2009
TRT GELİRLERİNİN ARTIRILMASINA YÖNELİK BAKANLAR KURULU KARARI BİRÇOK AÇIDAN KANUNA AYKIRI
4.12.1984 tarihli ve 3093 sayılı Türkiye Radyo- Televizyon Kurumu Gelirleri Kanunu, Anayasa’da özerk bir kurum olarak tanımlanmış olan TRT için özel gelirler ihdas etmiştir. Özerklikten amaç TRT’nin yayınlarında tarafsızlığın sağlanmasıdır. Kanunun 4üncü maddesine göre televizyon, video, radyo-pikap, video-televizyon-radyo, müzik seti vs. gibi radyo ve televizyon yayınını almaya yarayan araçları (Kanunda bu ürünler CİHAZ olarak isimlendirilmektedir) imal edenler CİHAZ’ın satış faturasındaki ithal edenler ise ithalattaki KDV matrahı (KDV’ye esas satış bedeli) üzerinden belli oranlarda belirlenen bir ücreti tahsil ederek TRT’ye öderler. Kanunda yazılı oranlar başlangıçta % 8 - % 12 arasında iken daha sonra 1987 yılında Bakanlar Kurulu artırım yetkisini kullanıp oranları bütün ürünler için % 16 olarak belirlemiştir. Bandrol ücretine (vergiye) tabi ürünler Kanunda şu şekilde sıralanmıştır. · Renkli televizyon · Siyah - beyaz televizyon · Radyo, portatif radyo-teyp, radyo-pikap · Video · Video - tv – radyo gibi birleşik cihazlar · Müzik seti ve benzerleri · Radyo – televizyon yayını almaya mahsus diğer araçlar Kanunun 4üncü maddesinin söz konusu ücretlerde artırım yetkisini düzenleyen (d) bendinde 16.6.2009 tarihli ve 5904 sayılı Kanunla değişiklik yapılarak “kanunda yazılı oranları iki katına kadar artırma, gerektiğinde cihazları türleri ve özellikleri itibarıyla gruplandırma ve her bir grup için farklı bandrol oranları belirleme” konularında Bakanlar Kurulu yetkili kılınmıştır. Kanun 3 Temmuz 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 17 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bir Bakanlar Kurulu Kararı (BKK) ile de Kanunda yazılı oranlar değiştirilmiştir. Değişiklik ile vergiye tabi ürünler ile vergi oranları şöyle olmuştur: “6- a) Radyo veya televizyon yayınlarını almaya yarayan cep telefonları % 8 b) Üzerinde radyo ve/veya TV veya bunların yayınlarını almaya yarayan navigasyon cihazı bulunan; 1- Kara taşıtları % 0,8 (Binde 8) 2- Hava ve deniz taşıtları % 0,01 c) Radyolu ve/veya TV’li ışıldak % 8 ç) Radyolu ve/veya TV’li saat % 8 d) Radyolu kulaklık % 8 e) Radyolu fotoğraf makinesi % 8 f) Radyolu adımsayar % 8 g) Radyolu kalemler % 8 ğ) Radyo ve/veya TV’li banyo sistemleri % 8 h) Radyo/TV yayını alabilen navigasyon cihazları % 8 ı) Radyo ve/veya televizyon eklentili koşu bantları % 8 i) Radyo ve/veya televizyon eklentili buzdolapları % 8 j) İnternet radyo cihazları % 8 k) DVD-VCD player ve benzerleri % 8 l) Radyo veya televizyon yayınlarını almaya yarayan set up box cihazları % 16 m) FM tuner kartı % 16 n) TV tuner kartı % 16 o) MP3/MP4 çalar ve benzerleri % 16 ö) Her türlü uydu alıcısı % 16 p) Ev sinema sistemleri % 16 r) Yukarıda sayılanların dışında kalan ve radyo ve/veya televizyon yayınını almaya yarayan her türlü cihazlar % 8” BKK ile yapılan değişiklik Kanuna aykırıdır. BKK ile Kanunun Bakanlar Kuruluna tanıdığı yetkinin sınırları dışına çıkılmıştır. Aykırılıkları şöyle sıralayabiliriz: 1. MATRAH KANUNA AYKIRI OLARAK BAKANLAR KURULU KARARIYLA DEĞİŞTİRİLMİŞTİR. KANUNDA YAZILI OLMAYAN ÜRÜNLER BAKANLAR KURULU KARARIYLA VERGİ KAPSAMINA ALINMIŞTIR Kanun verginin CİHAZ’ın (radyo, televizyon) satış bedeli üzerinden alınması gerektiğini söylerken, BKK cihazı bir kenara bırakıp bu cihazın takılı olduğu otomobillerin, otobüslerin, diğer kara, deniz veya hava taşıtlarının veya cep telefonlarının satış bedeli üzerinden alınacağı şeklinde düzenleme yapmıştır. Böylece tren dışındaki tüm kara, deniz, hava ulaşım araçlarının satış bedeli üzerinden vergi alınacaktır. Bakanlar Kurulu Kararıyla matrah değiştirilmiştir. Bu çok açık bir şekilde Kanuna aykırıdır. Kanun, Bakanlar Kuruluna Kanunda yazılı olan ürünleri gruplandırma ve bunların Kanunda yazılı oranlarını değiştirme konusunda yetki verirken Bakanlar Kurulu Kanunda yazılı olmayan ürünleri de kapsama almıştır. Örneğin cep telefonları, ev sinema sistemleri, her türlü uydu alıcısı (çanak antenler) Kanunda yazılı olmadığı halde vergi kapsamına alınmıştır. Anayasa Madde 73’e göre ise vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur. Burada Bakanlar Kurulu Kararıyla matrah değiştirilmiş ve Kanunda yazılı olmayan ürünler mali yükümlülük kapsamına alınmıştır. Yapılan tam anlamıyla bir YETKİ GASPI’dır. 2. VERGİNİN TUTARI RADYONUN DEĞERİNDEN DAHA YÜKSEKTİR BKK’ndaki oranlar olağanüstü ölçüde yüksektir. Örneğin, 40.000 TL’lik bir otomobilde verginin tutarı 320 TL’dir. Bu tutar otomobildeki radyonun satış bedelinden daha yüksektir. Vergi tutarı servet vergilerinin sınırlarını bile aşmaktadır. Servet vergilerinde vergi servetin değerine kıyasla makul bir oran olarak belirlenir. Nitekim değişiklikten önce bu oran radyo ve televizyon gibi araçların satış bedelinin % 16’sı olarak belirlenmiştir. Bir ürünün satış bedelinden daha yüksek oranda bir vergi (olayımızda “ücret” adı altında bir mali yükümlülük) Anayasanın 73üncü maddesindeki “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır” hükmüne aykırıdır. Düzenleme bu boyutuyla Anayasa’da yer alan “ölçülülük ilkesi”ne de aykırıdır. Tespit edilen bandrol ücretleri bir vergi veya harç değil adeta bir HARAÇ’tır. 3. VERGİ GEÇMİŞİ DE KAPSAYACAK ŞEKİLDE YÜRÜRLÜĞE KONULMUŞTUR Anılan BKK Resmi Gazete’de 17 Ekim 2009 tarihinde yayımlanmakla birlikte 3 Temmuz 2009’dan itibaren geçerli olacak şekilde yürürlüğe konulmuştur. Yani, 3 Temmuz 2009 - 17 Ekim 2009 tarihleri arasında otomobil, cep telefonu, ev sinema sistemi veya uydu alıcısı satın almış olan vatandaşlar anılan ürünleri satın aldıkları sırada yürürlükte olmayan bir vergiyi şimdi ödeme zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu da bizim vergi tarihimizde bir ilktir. 4. BAZI ÜRÜNLERDE VERGİ İADESİ YAPILACAKTIR BKK ile ortaya çıkan bir tuhaf durum da şudur: BKK radyo ve televizyonlarda %16 olan vergi oranını % 8’e indirmiştir. Karar 3 Temmuz 2009 tarihinden itibaren geçerli olarak yürürlüğe girdiği için geriye yönelik olarak (3 Temmuz 2009 – 17 Ekim 2009 arası) radyo ve televizyon üreticisi/satıcısı/ithalatçısı şirketlere bandrol ücretinin yarısı (% 16 - % 8 = %8 oranında) iade edilecektir. Anılan şirketler veya mükellefler bandrol ücretini bir “vergi sorumlusu” gibi cihazları satın alan tüketicilerden tahsil etmiş olduğu için TRT tarafından kendilerine iade edilecek tutarı cihazları satın alanlara iade etmek zorundadır. Ancak TRT iadeyi doğrudan bu şirketler yerine bu cihazları satın alanlara da yapabilecektir. Karar her açıdan sakat olup derhal yürürlükten kaldırılmalıdır.
19.10.2009
“GEÇİCİ İLMUHABER” HİSSE SENEDİ GİBİ KABUL EDİLMEZSE NE OLUR?
Bir medya grubuna yapılan vergi ve ceza tarhiyatı nedeniyle son günlerde sıkça ve birlikte kullanılan “hisse senedi” ve “geçici ilmuhaber” kavramları Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK’da) tanımlanmıştır. TTK’ya göre bir anonim şirketin (AŞ) kurulması veya sermaye artırımının tescili ile birlikte hisse (pay) kendiliğinden oluşur. Daha sonra bu pay istenildiği takdirde (nama veya hamiline olmak üzere) bir senede bağlanır. AŞ’nin kuruluşu ile birlikte payların hisse senedine bağlanması hukuken ve fiilen mümkün değildir. Ayrıca şartlar tamam olmuş olsa da pay sahipleri hisse senedi çıkarılmasını istememiş de olabilirler. Bu nedenle ister hamiline, ister nama yazılı olsun hisse senetleri basılana kadar onun yerini tutmak üzere “geçici ilmuhaberler” çıkarılabilir. İlmuhaberin kendisi geçici olmakla birlikte içerdiği pay sahipliği hakları geçici değildir. Daha sonra hisse senedi çıkarılması halinde, hisse senetleri ilmuhaberler ile değiştirilir. AŞ paylarının hisse senedine bağlanması zorunlu değildir. Payın senede bağlanması payın niteliğinde hiçbir değişiklik yapmaz. Senedin tercih edilme nedeni sadece tedavül (dolaşım) kolaylığı sağlıyor olmasından dolayıdır. TTK 411’inci maddesinde ilmuhaberlerin hisse senetlerinin yerini tutmak üzere veya onlar yerine çıkarılacağı hükmü yer almaktadır. Maddeye göre nama yazılı hisse senetlerinin yerini tutmak üzere çıkarılan ilmuhaberlerin nama yazılı olması gerekir. Bunların devri nama yazılı hisse senetlerinin devrine ait hükümlere tabidir. Hamiline yazılı hisse senetleri yerine düzenlenen nama yazılı ilmuhaberler ise ancak, alacağın devri hakkındaki hükümlere göre devrolunabilir. TTK hisse senedi ve geçici ilmuhaberi ayrı ayrı tanımlarken vergi kanunlarında sadece hisse senedinden söz edilmektedir. Gelir Vergisi Kanunu (GVK) ile Katma Değer Vergisi Kanunu (KDVK) hisse senedinden söz ederken geçici ilmuhaberden söz etmemiştir. Bunun nedeni anılan Kanunların geçici ilmuhaberi hisse senedi kapsamında değerlendirmiş olmasıdır. Nitekim Gelir İdaresi 23.03.2000 tarihli ve 232 seri no:lu Gelir Vergisi Genel Tebliği’nde geçici ilmuhaberler konusunda bu yönde bir görüş açıklamıştır. Genel Tebliğ hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançların vergilendirilmesine ilişkin açıklamaları kapsamaktadır. Tebliğ geçici ilmuhaberlerin hisse senetlerinin yerini tutmak amacıyla anonim şirketler tarafından çıkarılan menkul kıymetler olduğunu belirterek, bunların elden çıkarılmasından doğan kazançların vergilendirilmesinde GVK’nun hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançların vergilendirilmesine ilişkin hükümlerinin uygulanacağını belirtmektedir. Görüldüğü gibi Gelir İdaresi TTK’da düzenlenen geçici ilmuhaberlerin GVK uygulamasında hisse senedi gibi işlem göreceğini açıklamıştır. GVK da çeşitli maddelerinde sadece hisse senetlerinden söz eder. Kanunda geçici ilmuhaberden söz eden hiçbir hüküm yoktur. Örneğin 75 inci maddede “her nevi hisse senetlerinin kar payları” menkul sermaye iradı olarak tanımlanırken, ayrıca geçici ilmuhaberden söz edilmesi ihtiyacı duyulmamıştır. Çünkü geçici ilmuhaber nedeniyle elde edilen kar payı da hisse senedi kar payı kapsamındadır. Maddenin (2) numaralı fıkrasındaki “İştirak hisselerinden doğan kazançlar” ifadesinin parantez içindeki açılımında “limited şirket ortaklarının kar payı” iştirak hissesi kazancı olarak tanımlanırken, geçici ilmuhaber nedeniyle AŞ.den elde edilen kar payına bu tanımda yer verilmemiştir. Bunun nedeni ilmuhaberin hisse senedi gibi değerlendirilmiş olmasıdır. KDVK’nun 17/4-g maddesine göre de hisse senedi teslimleri (satışları) KDV’den istisnadır. KDVK’nunda da ayrıca geçici ilmuhaberden söz eden bir hüküm yoktur. Şimdi akla şu gelebilir: “gelir idaresi ilmuhaberin hisse senedi gibi işlem göreceği yaklaşımını gelir vergisi uygulamasında göstermiştir. KDV Genel Tebliğlerinde benzer bir açıklama yoktur. Bu nedenle KDV uygulamasında ilmuhaberler hisse senedi gibi işlem görmez.” Hemen belirtelim ki bu düşüncenin kabulü mümkün değildir. Hisse senedi, geçici ilmuhaber gibi kavramlar başlangıçta da belirttiğim gibi TTK’da tanımlanmıştır. Bu kağıtlar arasında anonim şirketler hukuku açısından herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Vergi hukuku maddi hukukun, yani olayımızda anonim şirketler hukukunun esaslarını aynen almak zorundadır. Bu zorunluluğun gelir vergisi uygulamasında başka, KDV uygulamasında başka şekilde yerine getirilmesi düşünülemez. Ayrıca Gelir İdaresi 1 Seri No:lu KDV Genel Tebliğinde “hisse senedi ve tahvil teslimleri yanında aynı mahiyette olan kar ortaklığı belgesi, gelir ortaklığı belgesi gibi faiz veya temettü getiren kıymetli evrak teslimlerinin de vergiden müstesna olduğu”nu açıklamıştır. Görüldüğü gibi Madde 17/4 – g’de sayılmadığı halde Gelir İdaresi kar ortaklığı ve gelir ortaklığı belgelerini de hisse senedi kapsamında değerlendirmiştir. Bu belgeleri hisse senedi gibi değerlendiren gelir idaresinin geçici ilmuhaberler için farklı düşünmesi söz konusu olamaz. Burada akla KDV Kanununun 17/4 – r maddesindeki düzenleme gelebilir. KDV Kanununun Sosyal ve Askeri Amaçlı İstisnalarla ilgili 17/4 – g maddesi hisse senedi teslimlerinin KDV’den istisna olduğunu düzenlerken, 17/4 – r maddesi kurumların aktifinde en az iki tam yıl süreyle bulunan iştirak hisseleri ile taşınmazların satışına ilişkin devir ve teslimleri KDV’den istisna etmiştir. Buradaki “iştirak hissesi” kavramı (g) bendinde belirtilen hisse senedi dışındaki iştirak hisselerini kapsamaktadır. Bunlar da limited şirket ortaklık payı, eshamlı komandit şirketlerde komanditer ortakların ortaklık payı, anonim şirketlerin hisse senedi veya geçici ilmuhabere bağlanmamış ortaklık payları ile iş ortaklıkları ile adi ortaklıklara ait ortaklık paylarıdır. Normalde “iştirak hissesi”; hisse senedi (ve geçici ilmuhaber)ni de kapsayan bir kavramdır. Ancak hisse senedi Madde 17/4 – g’de sayıldığı için (r) bendindeki iştirak hissesi kavramı bu durumda hisse senedi / ve geçici ilmuhaber dışında bir önceki cümlede belirtilen payları kapsar. Yani 17/4 – r maddesi hisse senedi ve geçici ilmuhaber teslimleri ile ilgili bir madde değildir. Bu görüşümüzü destekleyecek bir düzenleme de bir KVK Genel Tebliğinde yer almaktadır. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK)na ilişkin olarak çıkarılan 1 Seri No.lu Genel Tebliğ’de de (5.6.2.2.2. no:lu bölüm) iştirak hissesi kavramının anonim şirketlerin hisse senetleri veya ortaklık paylarını kapsadığı belirtilmiştir. Buradaki “iştirak hissesi” kavramı Genel Tebliğe göre hisse senetleri ve geçici ilmuhaberler yanında anonim şirketlerin hisse senedi veya geçici ilmuhabere bağlanmamış ortaklık payları, limited şirketlerin ortaklık payları ile eshamlı komandit şirketlerin komanditer ortaklarına ait ortaklık payları ile iş ortaklıkları ve adi ortaklıklara ait ortaklık paylarını da kapsamaktadır. Anılan Genel Tebliğin ilgili bölümü KVK’nun 5’inci maddesinde sayılan kurumlar vergisinden müstesna kazançları açıklamaktadır. KVK’nun 5/1 – e maddesine göre kurumların en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan taşınmazlar ve iştirak hisselerinin satışından doğan kazancın yüzde 75’lik kısmı kurumlar vergisinden müstesnadır. Madde iştirak hisseleri, intifa senetleri ve rüçhan hakkından söz ederken hisse senedinden söz etmemiştir. Yani kanun koyucu iştirak hissesi ve hisse senedi kavramlarını çeşitli vergi kanunlarında aralarındaki farklılıkların farkında olarak bilinçli bir şekilde kullanmıştır. Genel Tebliğler Düzenleyici İdari İşlemlerdir Gelir İdaresi’nin vergi kanunlarının uygulanmasına yönelik olarak idare ve mükellefi aydınlatmak amacıyla yayınladığı genel tebliğler düzenleyici idari işlemler kapsamındadır. Gelir İdaresi uzunca bir süre genel tebliğlerin düzenleyici idari işlem olmadığı yönünde bir görüşü benimsemişse de Danıştay’ın çeşitli genel tebliğler nedeniyle verdiği iptal kararları karşısında artık genel tebliğler düzenleyici idari işlem olarak kabul edilmektedir. Düzenleyici idari işlemler, bu kapsamda Genel Tebliğler yürürlükte oldukları sürece idare ve mükellef tarafından uyulması gereken kurallar bütünüdür. Ancak Genel Tebliğlerle getirilen bu kurallara mükellef tarafından uyulurken İdare tarafından uyulmamıştır. Bir an için geçici ilmuhaberlerin vergi uygulamasında hisse senedi kapsamında kabul edilmeyeceğini varsayalım. Yani gerek GVK gerekse KDVK’nda yer alan “hisse senedi” kavramlarının “geçici ilmuhaberler”i kapsamadığını varsayalım. Bunun sonuçları şöyle olacaktır: 1. Şirketlerin aktifinde kayıtlı olan geçici ilmuhaberlerin teslimi (satışı) KDV’ye tabi olacaktır. 2. Geçici ilmuhaberlerin elden çıkarılmasından doğan kazancı hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazanç gibi değerlendiren 232 no:lu Gelir Vergisi Genel Tebliği yürürlükten kaldırılmak zorunda kalınacaktır. 3. GVK gerçek kişiler açısından iki yıldan fazla süreyle elde tutulan hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazancı gelir vergisinden istisna etmiştir. (Mükerrer Madde 80/1) Bu durumda geçici ilmuhaberlerin elden çıkarılmasından doğan kazanç anılan istisnadan yararlanamayacaktır. 4. Gelir Vergisi istisnasının uygulanmayacak olması nedeniyle geçici ilmuhaberlerin malikine sağladığı hak ortaklık hakkı veya hissesi olarak değerlendirilecektir. 5. Ortaklık haklarının veya hisselerinin elden çıkarılmasından doğan kazanç GVK Mükerrer Madde 80/4’te herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın değer artış kazanç olarak tanımlanarak gelir vergisine tabi tutulduğundan, geçici ilmuhaberlerin gerçek kişi sahipleri tarafından elden çıkarılmasından doğan bütün kazançlar değer artış kazancı olarak gelir vergisine tabi tutulacaktır. 6. Böyle bir uygulamanın getireceği vergi yükünü çok büyük bir çoğunluğu aile şirketi olan anonim şirketlerin ve ekonomimizin kaldırması mümkün değildir.
08.10.2009
“EBEDİ BARIŞ”TAN VARLIK BARIŞI’NA
GELİR İDARESİ VARLIK BARIŞI’NDA BİNDİĞİ DALI KESİYOR
"Varlık Barışı” olarak isimlendirilen 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun’un amacı Türkiye’deki kişilerin yurtdışındaki para, döviz ve menkul kıymetler gibi varlıklarının ülkeye getirilmesini, yurtiçinde bulunan ancak işletmelerin özkaynakları içinde yer almayan benzeri varlıkların da sermaye olarak konulmasını sağlamaktır.
09.09.2009
SİYASET- VERGİ DENETİMİ İLİŞKİSİ
“Gelir idaresi” kağıt üzerinde yer alan vergi sistemi ile uygulamada var olan vergi sistemi arasındaki farkın en temel belirleyicisidir. Hep söylediğimiz “kanunları yapmak önemli değil, önemli olan uygulamadır” sözünün gerisinde yatan kavram “güçlü, saydam gelir idaresi”dir. Yapılan işin kalitesi en az kanunların kalitesi kadar önemlidir.
HSYK'DA YAPILMASI DÜŞÜNÜLEN DEĞİŞİKLİĞİN AMACI YARGI BAĞIMSIZLIĞI MIDIR?
|
|||||||||||||||||||





